11 Haziran 2016 Cumartesi

AVRUPA’DA İŞÇİ SINIFININ DOĞUŞU VE GÜÇLER DENGESİNİN DEĞİŞİMİ

Kenan ÇELİK
   Ortaçağ Avrupa’sında siyasi ve iktisadi gücü soylular, kilise ve krallık elinde tutmaktaydı ve iktisadi gücün kaynağı topraktı. Soylular ve kilise her türlü vergiden muaf oldukları halde yönetimde yegâne söz sahibiydiler.  Yeniçağda Coğrafi keşiflerle birlikte ticaretle güç kazanan burjuva sınıfı, aydınların ve ağır vergi yükünün altında ezilen halkında desteğiyle siyasi ve dinî aristokrasiye karşı mücadele başlatmıştır. Coğrafi keşiflerle ticaretin önem kazanması ve keşfedilen yerlerden Avrupa’ya bol miktarda değerli madenin taşınmasıyla birlikte, artık iktisadi gücün kaynağı toprak olmaktan çıkmıştır. Böylece iktisadi gücünü kaybeden siyasi ve dini aristokrasi (soylular ve kilise), siyasi gücünü de kaybetmiştir.
   Ortaçağ Avrupa’sında toprağa bağlı sömürü ve kölelik düzeni vardı. Yeniçağda başlayan coğrafi keşifler ve bunun neticesinde ortaya çıkan hammadde ve pazar arayışıyla birlikte sömürgecilikte çağ atlamıştır. 18. Yüzyılda yaşanan sanayi devrimiyle birlikte toprağa bağlı sömürü ve kölelik düzeni büyük ölçüde ortadan kalkmış, bunun yerini modern kapitalizmin getirdiği sömürü ve kölelik düzeni almıştır.  Ama bu kez merkezinde toprak değil, sermaye vardır. Sömürü ve kölelik düzeninin aktörleri ve dayandığı temeller değişmiş olsa da, değişmemiş olan bir şey vardır; sömürü ve kölelik… 
   18. yüzyılın ikinci yarısında gerçekleşen Sanayi İnkılâbı ile birlikte, şehirlerin geleneksel yapısı da değişmeye başlamıştır. Kol gücüne dayalı geleneksel üretim tarzının yerini, makineye dayalı yeni üretim tarzı almıştır. Eskiden çok az sayıda işçinin çalıştığı atölyelerde artık sayısı binlere varan işçiler çalışmaya başlamıştır. Bu tarihe kadar Avrupa’da hiçbir varlığı hissedilmeyen, ama şimdi iktisadi alandaki önemlerine binaen, geleneksel sınıf tasnifinin dışında yeni bir sınıf, işçi sınıfı doğmuştur. Şehir halkından veya kırsal kesimden gelen bu insanlar, bundan sonra Avrupa’nın yeni gerçeğidir. Hayat tarzları birbirinden farklı olan bu insanların, tek ortak yönleri emekleriyle para kazanmaktı. Bundan sonra Avrupa’nın gündemine çalışma şartları, gün ve saatleri, maluliyet, emeklilik, izin, grev ve yönetime katılma gibi işçi hakları girdi.
   İşçi sınıfı yönetime katılmak için ciddi bir baskı unsuru oldu. Sanayileşmenin ve buna bağlı olarak işçi sınıfının getirdiği problemler 1848 ihtilâllerini doğurdu.
     İşçi haklarının savunulması, bu hususta fikirler ileri sürülmesi başta sosyalizm olmak üzere yeni fikir akımlarının doğmasına yol açtı. Ancak işçi haklarının savunulması hususunda ileri sürülen fikir akımlarının (başta sosyalizm olmak üzere)  içine düştükleri derin bir handikap vardı. Zira bu fikir akımları hayatı; güçlü ile zayıfın, (bir anlamda emekçi ile sermaye sahibinin) mücadelesi olarak görüyorlardı. Ve insanın sadece maddi ihtiyaçlarını referans alıyorlardı. Sermaye insanları köleleştirme aracı olarak görülüyor, ancak bununla mücadele ederken de mücadelelerini sadece maddeye dayandırıyorlardı. Sadece maddi ihtiyaçları referans alan bu anlayışlar, bu nedenle insanları maddenin esiri yapmışlardır. Dolaysıyla kapitalizme karşı mücadele ederken, zamanla kapitalistleşmişlerdir. Sosyalist ülkelerin hızla kapitalizme kaymış olması da bunu göstermektedir.
   Avrupa’da başlangıçta örgütlü bir toplum oluşturarak, yönetimler üzerinde siyasi bir baskı unsuru olan işçi sınıfının, maddi taleplerinin büyük bir kısmı zamanla karşılanmıştır. Ancak bundan sonra hızlı bir tüketim çılgınlığı yayılmıştır. Artık modern insanın en büyük ihtiyacı tüketim yapabilmektir. Sınırsızca tüketmek...  Dolaysıyla Avrupa’da güçler dengesinin değişim sürecinde, asırlar içersinde düzenin dayandığı temeller, kullandığı vasıtalar ve başroldeki aktörleri değişmiş olsa da, değişmemiş olan bir şey vardır; sömürü ve kölelik düzeni.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder