Kenan ÇELİK
Ortaçağ Avrupa’sında siyasi ve iktisadi gücü
soylular, kilise ve krallık elinde tutmaktaydı ve iktisadi gücün kaynağı
topraktı. Soylular ve kilise her türlü vergiden muaf oldukları halde yönetimde
yegâne söz sahibiydiler. Yeniçağda Coğrafi keşiflerle birlikte ticaretle
güç kazanan burjuva sınıfı, aydınların ve ağır vergi yükünün altında ezilen
halkında desteğiyle siyasi ve dinî aristokrasiye karşı mücadele başlatmıştır.
Coğrafi keşiflerle ticaretin önem kazanması ve keşfedilen yerlerden Avrupa’ya
bol miktarda değerli madenin taşınmasıyla birlikte, artık iktisadi gücün
kaynağı toprak olmaktan çıkmıştır. Böylece iktisadi gücünü kaybeden siyasi ve
dini aristokrasi (soylular ve kilise), siyasi gücünü de kaybetmiştir.
Ortaçağ Avrupa’sında toprağa bağlı sömürü ve
kölelik düzeni vardı. Yeniçağda başlayan coğrafi keşifler ve bunun neticesinde
ortaya çıkan hammadde ve pazar arayışıyla birlikte sömürgecilikte çağ
atlamıştır. 18. Yüzyılda yaşanan sanayi devrimiyle birlikte toprağa bağlı
sömürü ve kölelik düzeni büyük ölçüde ortadan kalkmış, bunun yerini modern kapitalizmin
getirdiği sömürü ve kölelik düzeni almıştır. Ama bu kez merkezinde toprak
değil, sermaye vardır. Sömürü ve kölelik düzeninin aktörleri ve dayandığı
temeller değişmiş olsa da, değişmemiş olan bir şey vardır; sömürü ve
kölelik…
18. yüzyılın ikinci yarısında gerçekleşen
Sanayi İnkılâbı ile birlikte, şehirlerin geleneksel yapısı da değişmeye
başlamıştır. Kol gücüne dayalı geleneksel üretim tarzının yerini, makineye
dayalı yeni üretim tarzı almıştır. Eskiden çok az sayıda işçinin çalıştığı atölyelerde
artık sayısı binlere varan işçiler çalışmaya başlamıştır. Bu tarihe kadar
Avrupa’da hiçbir varlığı hissedilmeyen, ama şimdi iktisadi alandaki önemlerine
binaen, geleneksel sınıf tasnifinin dışında yeni bir sınıf, işçi sınıfı
doğmuştur. Şehir halkından veya kırsal kesimden gelen bu insanlar, bundan sonra
Avrupa’nın yeni gerçeğidir. Hayat tarzları birbirinden farklı olan bu
insanların, tek ortak yönleri emekleriyle para kazanmaktı. Bundan sonra
Avrupa’nın gündemine çalışma şartları, gün ve saatleri, maluliyet, emeklilik,
izin, grev ve yönetime katılma gibi işçi hakları girdi.
İşçi sınıfı yönetime katılmak için ciddi bir
baskı unsuru oldu. Sanayileşmenin ve buna bağlı olarak işçi sınıfının getirdiği
problemler 1848 ihtilâllerini doğurdu.
İşçi haklarının savunulması, bu
hususta fikirler ileri sürülmesi başta sosyalizm olmak üzere yeni fikir
akımlarının doğmasına yol açtı. Ancak işçi haklarının savunulması hususunda
ileri sürülen fikir akımlarının (başta sosyalizm olmak üzere) içine
düştükleri derin bir handikap vardı. Zira bu fikir akımları hayatı; güçlü ile
zayıfın, (bir anlamda emekçi ile sermaye sahibinin) mücadelesi olarak
görüyorlardı. Ve insanın sadece maddi ihtiyaçlarını referans alıyorlardı.
Sermaye insanları köleleştirme aracı olarak görülüyor, ancak bununla mücadele
ederken de mücadelelerini sadece maddeye dayandırıyorlardı. Sadece maddi
ihtiyaçları referans alan bu anlayışlar, bu nedenle insanları maddenin esiri
yapmışlardır. Dolaysıyla kapitalizme karşı mücadele ederken, zamanla kapitalistleşmişlerdir.
Sosyalist ülkelerin hızla kapitalizme kaymış olması da bunu göstermektedir.
Avrupa’da başlangıçta örgütlü bir toplum
oluşturarak, yönetimler üzerinde siyasi bir baskı unsuru olan işçi sınıfının,
maddi taleplerinin büyük bir kısmı zamanla karşılanmıştır. Ancak bundan sonra
hızlı bir tüketim çılgınlığı yayılmıştır. Artık modern insanın en büyük
ihtiyacı tüketim yapabilmektir. Sınırsızca tüketmek... Dolaysıyla
Avrupa’da güçler dengesinin değişim sürecinde, asırlar içersinde düzenin dayandığı
temeller, kullandığı vasıtalar ve başroldeki aktörleri değişmiş olsa da,
değişmemiş olan bir şey vardır; sömürü ve kölelik düzeni.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder