16 Haziran 2016 Perşembe

DIŞ POLİTİKADA DEĞİŞİM ŞART


Kenan ÇELİK /16 Haziran 2016

Türkiye yıllarca bir Sevr korkusu(hatta paranoyası) ile yaşadı. Bölünme endişesi aynı zamanda bu endişeyi gerçeğe dönüştürebilecek yanlış politikaları da beraberinde getirdi veya bu politikaların gerekçesi yapıldı. Türkiye böylece kendisini, üretilmiş korku bariyerlerinin içine hapsetti. Dış güçlerin beklentilerine ve kendisinin bunu algılayış biçimine uygun olarak, dış politikasını sınırladı. Tabi ki bütün bu olumsuzluklarda batı icazetli ulusalcı kadroların izledikleri iç ve dış politikalar en önemli etken oldu. Adeta bir halka ve ülkeye zorla deli gömleği giydirildi…
Son yıllarda ise ‘demokratik açılım,’ ‘milli birlik ve kardeşlik’ ve ‘çözüm süreci’ gibi projelerle iç politikada; ‘komşularla sıfır sorun’ politikasıyla da dış politikada, psikolojik korku bariyerleri bir ölçüde aşıldı/aşılmak istendi. Ancak ne var ki çözüm sürecinde yapılan ciddi yanlışlar ve Türkiye’nin hazırlıksız yakalandığı ‘Arap Baharı’nın bir müddet sonra kışa dönmesi ve bilhassa Suriye’deki gelişmelerin, ‘6 ay hesabı’ ile aceleci ve toptancı bir okuma ile çok aktörlü yapısının doğru değerlendirilememesi, Türkiye açısından süreci tersine çevirdi.
Hâlihazırda batı eksenli uluslararası sistemi eleştiren ve dünya beşten büyüktür diyen Recep Tayyip Erdoğan liderliğindeki Türkiye, uluslararası sistem tarafından cezalandırılıyor. Türkiye’nin son dönemde dış politikasında gittikçe yalnızlaşıyor olması da bundan kaynaklanıyor. Bu durumun oluşmasında, Türkiye’nin izlediği politikalardan rahatsız olan küresel ve bölgesel güç odaklarının yürüttükleri itibarsızlaştırma/yalnızlaştırma ve çevreleme politikalarının etkileri olduğu gibi; gittikçe yöneticilerin bilinçaltına yerleşen ve sağlıklı bir tasnif yapmaksızın diğer ülkeleri Türkiye’nin düşmanı olarak gören/algılayan keskin anlayışta etkili olmaktadır. Adeta ‘kendini gerçekleştiren kehanet’ misali yöneticilerin bilinçaltına yerleşen bu anlayış, politik eylemleri negatif yönde etkiliyor ve düşünülen durum veya eylemin gerçekliğe dönüşmesine neden oluyor…
Türkiye’nin dış politikadaki hareket alanı gittikçe daralırken, hareket kabiliyeti de her geçen gün biraz daha kısıtlanıyor. Küresel ve bölgesel aktörlerin rekabet savaşına dönüşen Suriye iç savaşında, Türkiye dışındaki diğer tüm aktörler bir birleriyle bir noktada buluşabiliyorlar. Ancak Türkiye başta kendi müttefikleri (!) olmak üzere neredeyse hiçbir aktörle hiçbir konuda buluşamıyor. Ayrıca Rusya ile yaşanan uçak krizi sonrası, Suriye’deki etkinliğini ve baskı unsuru olma özelliğini büyük ölçüde yitiren Türkiye, ABD / PYD ittifakıyla da fiilen köşeye sıkışmış durumda.
Batı eksenli uluslararası kamuoyu ise her geçen gün biraz daha Türkiye’nin aleyhine dönüyor. Türkiye ile sorunlu olan ülkelere yeni ülkeler eklendikçe de Türkiye karşıtı bir ittifak oluşuyor… Bu nedenle son günlerde dile getirilen, ‘az düşman, çok dost’ anlayışının biran önce pratiğe dökülmesi ve bunun gerektirdiği siyasal ve ekonomik politikaların geliştirilip hayata geçirilmesi gerekiyor…
Suriye’de yaşanan kırılma, Türkiye’nin İslam coğrafyasıyla olan bağlantısını da tehlikeye atmış durumda. Ayrıca siyonist rejim ile girilen normalleşme süreci ve Hamas ile ilişkilerin gittikçe nötrize olması, Türkiye’nin uluslararası arenada Filistin ve Hamas’ın hamisi/savunucusu olduğu algısının kırılmasına yol açarak, kukla yönetimler nezdinde olmasa da Müslüman halklarla son dönemde kurulan ilişki ve güçlü gönül bağlarını tehlikeye atmakta…
Türkiye’nin dış politikada girdiği bu handikaptan çıkabilmesi adına, dış politikada yeni bir okumaya ve radikal bir değişime ihtiyaç var. Türkiye’nin isteyerek yada istemeyerek müttefik olarak kabul ettiği küresel güçler, son tahlilde Türkiye’nin hayrına olacak hiçbir tutum içersin de olmayacaklardır. Öteden beri Türkiye’ye karşı ‘ölümü gösterip, sıtmaya razı etme’ politikası izlemekte ve kendileriyle ittifakı kaçınılmaz ve zaruri göstermektedirler. Bu ittifaklardan kısa vadede birtakım kısmi kazanımlar elde edilse de, uzun vadede kaybeden hep Türkiye olmaktadır.  Bu kez kayıp daha büyük olabilir. Zira küresel güçlerin yürüttüğü ve aşama aşama ilerleyen bir savaş var. Ve Müslüman ülkelerin birer ikişer parçalanma sürecine girdikleri bir dönemden geçiyoruz…

11 Haziran 2016 Cumartesi

ERDEM NEREDE?

Kenan ÇELİK
İnsanlık küresel boyutta bir tüketim çılgınlığı yaşıyor. Hem öyle bir çılgınlık ki, tüketmedik bir şey bırakmıyor. Maddeyi tüketen insan, bununla kalmıyor manayı da tüketiyor. İnsani erdemleri ve değerleri tüketen insanlık, tüketecek bir şey kalmayınca bu kez kendi kendini tüketiyor. 

Söz manasını, mana değerini yitiriyor. En yüce hakikatler alıcı bulamıyor. Çünkü insanlar doğruluğa acıkıp, susamış değiller. Ve Hz. İsa'nın (as); “ne mutlu doğruluğa acıkıp susayanlara” diyerek müjdelediği türden insanlar yok artık! Veya çok az…  

   Şeyh Bedreddin'in dediği gibi: “İnsanların birçoğu gerçekte altın ve gümüşe tapar da onlar Allah'a taptıklarını zannederler.” 

Evet, insanlık büyük bir tükenmişlik yaşıyor, bireysel ve toplumsal anlamda ciddi bir şahsiyet bunalımı yaşanıyor. Birey ve toplum kişiliğinden ve kimliğinden hızla uzaklaşıyor. Ve daha da vahimi, insanlar bu kaybolmuşluğun farkında bile değil. Hani İmam Ali (as) diyor ya; “herhangi bir şeyini kaybedip de onu aradığı halde, kendini (kendi özünü) kaybedip de onu aramayana hayret ederim!” ( Hayret ki, hem de ne hayret!) 

Allah Resulü (sav) bir hadislerinde; “halinden memnun olan, onu ıslah etmez” diye buyuruyor… Evet, halinden şikâyetçi olan var mı? Allah Resulü’nün (sav) dünyadaki son günleridir. Bir sahabe gelip; “ ya Resulullah, ben şöyle şöyle kötü biriyim, benim için Allah'a dua ette beni bağışlasın” diyor. Bunun üzerine Hz. Ömer “sus be adam, kendi kendini rezil ettin” diyor. Allah'ın Resulü araya giriyor; “ bırak ey Ömer, vallahi bir insanın bugün burada, insanların içinde rezil olması, yarın ahirette Allah'ın huzurunda rezil olmasından daha iyidir…” Bırakın! Kendinizi tutmayın, kendinizle yüzleşmek için hiçbir neden size engel olmasın…

   Dışarıdan bakınca güzel görünen ama içinde kokuşmuş bir ceset barındıran boyalı, badanalı mezarlara benziyoruz.  Hz. İsa'nın (as); “ey boyalı, badanalı mezarlar sizi; siz dışarıdan bakınca güzel görünen ama içinde kokuşmuş bir ceset barındıran mezarlar gibisiniz” dediği gibi... Hayır, hayır Hz. İsa'nın (as) dediği doğrudur. Eğer öyle olmasaydı bugün Mısır’da, firavun katliamlarına her gün bir yenisini daha ekleye bilir miydi? Filistin’de, Peygamberler diyarında siyonist israil Mescid-i Aksa'nın kapısına kilit vurup Müslümanlara Mescid-i Aksa'yı yasaklayabilir miydi? Ve kadınlar, kadınlar tutsak edilir miydi?

   Altına ve gümüşe değil, bir tek Allah'a tapmanın; ibadetin, ubudiyetin yani kulluğun hakikatteki ölçüsü nedir öyleyse? Ve samimiyetin, adanmışlığın ve teslimiyetin ölçüsü… Allah Resulü’nün (sav), Hurkûs ibn Züheyr hakkında “bu adama dikkat edin, bunun soyundan gelecek olanlar o kadar çok namaz kılarlar ki elleri, dizleri ve alınları tıpkı develerinki gibi nasır tutar. Sürekli oruç tutar ve o kadar çok Kur’an okurlar ki, kimse onlar kadar okumaz. Ancak bunlar okun yaydan fırlayıp çıktığı gibi dinden çıkarlar. Onların zamanına kavuşan onlara aman vermesin” şeklindeki sözü, kulluğun hakikatteki ölçüsünün ne olduğuna dair bazı ipuçları vermektedir. Şu halde sakın şeytan bizi kendi amellerimizi beğenmek suretiyle veya Allah ile (Allah'ın rahmetiyle) aldatmasın. “Böylece şeytan onlara yaptıkları ameli süslü gösteriyordu.”(En’am 43)

   Kendimizle yüzleşmeyi sonsuza dek erteleyemeyiz. Birey veya ümmet olarak bir şeylerin değişmesini istiyorsak eğer, işe kendimizden başlamalıyız.  Çünkü herkes atılması gereken adımı bir başkasından bekliyor. Başkasının kendi vazifesini yapmaması bizi mazur kılmaz. Şu halde ayağa kalkalım ve O’na doğru bir adım atalım, sonra bir adım daha…  Birilerine Müslümanlığımızı göstermek için değil, sadece O’nun için bir adım daha atalım. Zira O’ndan başka bize yakın olan yoktur. (Vahdehu la ilahe illahu) Unutmayın, insan başkasını kandırabilir ama Allah’ı ve kendi vicdanını asla kandıramaz.

TOPLUMSAL HUZUR VE BARIŞIN TEMİNATI, TEKKELER

Kenan ÇELİK
Tekkeler, ruhi/manevi eğitimin yapıldığı, insan-ı kâmil yetiştirmeye dönük bir amacın güdüldüğü İslami irşat kurumları olarak teşekkül etmiştir. Eğitim sistemine Tasavvufi düşüncenin egemen olduğu tekkeler, sosyal ve siyasal tarih açısından da büyük bir önem arz etmiştir.
Tekkeler, sanıldığı gibi sosyal ve siyasal sorunlara ilgisiz kalıp,  sadece ahlaki eğitim ile meşgul olan kurumlar olmamıştır. Tekkeler bulundukları yerlerde İslami eğitim ve irşat faaliyetlerinin yanı sıra sosyal sorunların çözümünde de rol oynamış, eğitimden – sanata, sağlık(tıp) alanından - ticarete birçok alanda önemli bir işlev görmüş,  toplumsal huzur ve barışın teminatı olmuşlardır.
Özellikle Anadolu’nun İslamlaşmasında tekke ve zaviyelerin büyük bir katkısı olmuş, ayrıca fethedilen yerlerde uzun süreli kalıcılığı sağlayarak adeta bir harç görevi görmüştür. Osmanlı’nın kuruluş döneminde, sahip olduğu gaza ve cihat anlayışını besleyen en önemli damar tekke ve zaviyeler olmuştur. Bu anlamda tekke ve zaviyeler sahip oldukları dinamizm ile gaza ve cihat anlayışına süreklilik ve canlılık katmıştır.
Peki, tarihimizde bu kadar önemli bir yere sahip olan tekke ve zaviyeler neden kapatıldı? Tekke ve zaviyelerin kapatılmasının tarihsel arka planında hangi gerekçeler var?
Tarihte inançları tahrif olmaktan koruyarak ayakta tutan ana etken, inanç sisteminin kurumsallaşmasıdır. Kurumsallaşmayan inançlar kısa süre içinde tahrifata uğramış veya günümüze gelememişlerdir. Bunun en iyi örneklerinden biri Hristiyanlıktır. Erken dönemde kurumsallaşamayan Hristiyanlık kısa süre içinde büyük bir tahrifata uğramıştır. (Birkaç asırlık gecikmeyle, egemenlerin elinde kurumsallaşmak Hristiyanlığa en büyük darbeyi indirmiştir.)Tabi burada önemli olan bir diğer husus ise yanlış ve aşırı kurumsallaşmanın da aynı şekilde tahrifata yol açtığıdır. Yanlış ve aşırı bir kurumsallaşma ile mana yönünü yitiren ve adeta materyalistleşen Musevilik (Yahudilik!) ise bunun en çarpıcı örneğidir.
Kendi öğretilerini, ilk günkü özelliklerini muhafaza ederek kurumsallaştıran ve onları kalıcı bir yapıta dönüştüren inançlar uzun ömürlü olmuştur. Zira bir inancı uzun süre ayakta tutmak için, tek başına insanların hafızaları yeterli değildir. Bu nedenle inanç sistemini sonraki nesillere taşıyarak sürekliliği ve canlılığı koruyacak olan kurumlardır/kurumsallaşmadır.
İslam dini erken bir dönemde, daha Hz. Peygamber (sav) hayattayken ilk kurumlarını oluşturdu ve 4 Halife döneminde de kurumsallaşmayı büyük ölçüde gerçekleştirdi.
Meselenin tekke ve zaviyelerle ilgili kısmına gelecek olursak; hem Kürt halkı hem de daha genel manada Anadolu halkı, tarikat ve tekke merkezli gelişen ve yayılan bir İslami hareketle hayat bulmuş ve ayakta kalmıştır. Söz konusu İslami kurumlar, Anadolu halkının İslamlaşmasında etkili olduğu gibi sonrasında da devamlılığı sağlamıştır.  Bununla birlikte tarihte bilinenin aksine Tekkeler, sarayların emrinde değil, çoğu zaman karşısında olmuştur. Saray mollaları daha çok medrese kökenli olurken;  tekkeler ise haktan saptığı zaman Sarayların, saray erbabı ve saray mollalarının karşısında durmuştur. Tekkeler ve Şeyhler kıyam ruhunu sürekli diri tutmuş, sosyal ve siyasal alandaki sorunlarla yakından ilgilenmiş; zaman zaman da başkaldırarak kıyam meş’alesini tutuşturmuşlardır.
Medreselerdeki bozulma, tekkelerdeki bozulmaya nazaran daha önce başlamış ve daha fazla etkili olmuştur.
Tekkeler Peygamber Efendimiz (sav)’in sünnetini ihya konusunda da oldukça titiz davranmışlardır.
Ancak son zamanlarda diğer birçok İslami kurumlarda yaşanan bozulmalar tekkelerde de yaşanmıştır. Bunda siyaset kurumunun yanlış uygulama ve kasıtlı ihmalleri etkili olmuştur.
Anadolu’nun Müslüman halkını inanç noktasında besleyen, devamlılığı ve canlılığı sağlayan en önemli İslami eğitim ve irşat kurumları medreseler ve tekkeler olmuştur. Bu nedenle halkın inancını hedef alan Batıcı kadrolar, öncelikle inancı besleyen, canlı tutan ve devamlılığı sağlayan bu kurumları ortadan kaldırmıştır. Bu bağlamda Tekke ve zaviyeler 30 Kasım 1925’te kapatılmıştır.

TÜRKİYE - RUSYA İLİŞKİLERİ VE BÖLGENİN GELECEĞİ ÜZERİNE

Kenan ÇELİK
Rus uçağının düşürülmesinden sonra, Rusya’nın bütün diyalog kapılarını kapatması ve ısrarla gerginliği tırmandırması; aslında Rusya’nın, kendi uçağının düşürülmesine bile bile yol açtığı veya en azından bu ihtimali önceden göze aldığı ihtimallerini akla getiriyor. Zira Rusya gibi bir devletin angajman kuralları apaçık ortada olduğu ve daha önce ciddi uyarılarla karşılaştığı halde, yanlışlıkla sınır ihlali yapmış olması mümkün değildir. Kendisini süper güç olarak gören Rusya’nın, bunun verdiği özgüven ve şımarıklıkla daha önce birçok ülkenin hava sahasını ihlal etmiş olması ve bugüne kadar eski Sovyet korkusunun etkisiyle bir karşılık görmemiş olması da Rusya’yı kural tanımız bir yönetim anlayışına sürüklemiştir. Dolaysıyla Türkiye’den böyle bir cüretkarlık beklemiyor olmuş olması da ihtimal dahilindedir.
Ayrıca uçağın düşürülmesinden hemen önce Türkiye tarafından yapılan uyarıların ilgili Rus birimlerince Rus pilota iletilmediği/uçaktaki ilgili sistemin önceden kapatıldığı gibi iddialar da var..!
Türkiye’nin ilk günden diyalog girişimlerinde bulunmasına karşın Putin’in tüm diyalog kapılarını kapatması ve Türkiye’nin bugün için hiçbir şekilde kabul edemeyeceği(!) 1- Düşürülen uçağın Suriye topraklarında vurulduğunun kabul edilmesi, 2- Özür dilenmesi, 3- Suçluların cezalandırılması gibi taleplerde bulunması, Rusya’nın bu gerginliği istediği ve bilerek tırmandırdığını gösteriyor.
Uçağın düşürülmesinden sonra yaşananlara baktığımızda, Rusya daha büyük ve daha güçlü bir şekilde Doğu Akdeniz ve Suriye’ye konuşlandı. Hava araçlarına sahip olmayan IŞİD için olmadığı apaçık ortada olan S300 Füzelerini Suriye’ye konuşlandırdı. Hava operasyonlarını arttırdı ve kara harekâtına karadan da askeri destek vermeye başladı. Türkiye sınırına yakın konuşlanmış Türkiye destekli muhaliflere ve sivillere yönelik daha pervasızca saldırılara başladı. Tüm bunları yaparken de, Türkiye ile yaşadığı kriz ve gerginliğin etkisiyle Türkiye’yi savunma psikolojisine sokarak, Türkiye’nin Suriye üzerindeki psikolojik baskı ve etkinliğini kırdı.
Esad ve destekçileri açısından bakılınca ulaşmak istedikleri hedefin önündeki en büyük engel Türkiye’dir. ABD ile bir şekilde anlaşabilmiş olsalar da, Türkiye’nin ayak diremesi süreci uzatıyor. Bu nedenle Suriye’de biran önce hedefe ulaşabilmek için Türkiye’nin Suriye üzerindeki etkisinin kırılması ve saf dışı bırakılması gerekiyor.
Şimdi Türkiye’nin Suriye sınırında, kılıcını kınından çekmiş agresif davranışlarda bulunan ve intikam alacağı intibaı uyandıran güçlü bir Rusya’nın olması, Türkiye’nin Suriye’deki etkinliğini ciddi şekilde kıracak ve elini kolunu bağlayacaktır!? En azından Rusya’nın planı bu…
Soğuk savaş argümanlarını kullanmada oldukça tecrübeli ve kabiliyetli olan Rusya, şimdiden Türkiye’ye karşı diplomatik ve ekonomik savaştan bahsetmeye başladı.
Rusya’nın bundan sonra hangi adımları atacağı ve krizi nereye kadar tırmandıracağını tam olarak kestirmek mümkün olmasa da, özellikle SSCB dönemi Rus politikaları ve bil hassa Osmanlı – Rus ilişkilerinin tarihi seyri, bundan sonrası içinde bir fikir verebilir. Karamsarlık veya iyimserliğe mahkûm olmadan, tarihi verilere de bakarak realite görülmelidir. Komşunuzun evinde çıkan yangın eğer söndürülmezse, mutlaka sizin evinize de sıçrayacaktır. Bu bağlamda 5 yıldır devam eden ve 350 bin insanın hayatına mal olan, milyonlarca insanın mülteci durumuna düştüğü ve halihazırda sahasında emperyalist güçlerin tüm askeri ağırlıklarıyla konuşlandığı Suriye’de devam eden savaş başta Türkiye olmak üzere bölge ülkelerini de içine alarak bölgesel bir savaşa dönüşme potansiyeline fazlasıyla sahip olup, daha önce hiç olmadığı kadar yakın bir tehdit olarak belirmiş durumdadır…
Cumhuriyet dönemi ile birlikte Türkiye’nin, Osmanlı’nın siyasi ve kültürel mirasını reddederek Osmanlı hinterlandından çekilmesi/ilgilenmemesi ve kendisini içe kapatması; ayrıca II. Dünya Savaşı’nın patlak vermesi ve daha sonrasında soğuk savaş döneminin iki kutuplu dünyası, Türkiye’nin uluslararası ilişkilerde nispeten sakin bir dönem yaşamasını sağladı. Ancak Türkiye’nin son yıllarda kendi kabuğunu kırarak proaktif dış politika izlemesi, bölgesel ve küresel güçlerle karşılaşmasına zemin hazırladı… Bütün mesele ise Türkiye’nin, kabuğunu kırmak için kuluçka süresini tamamlayıp tamamlayamadığıdır!?
Neredeyse bir asırdır kendi kendisini inkâr etmiş, dostunu düşman – düşmanını dost bellemiş ve içi boşaltılmış, alt yapıdan yoksun olan siyasal yapı, acaba gerçekten kendi kendini restore etti mi, yoksa kuru bir hamaset midir söz konusu olan!?  Bu farkın doğru bir şekilde tespit edilmesi ve ona göre adımların atılması gerekir. Ülke içinde iç barışın sağlanması, dışarıda ise Özellikle Osmanlı hinterlandında bir asırdır esen emperyalist esintilerin etkisiyle sarhoş olmuş bölge ülkelerinin ayılması gerekir… Yoksa bir Hristiyan birliği olan AB ve dostluğu düşmanlıktan beter olan stratejik ortak(!) ABD, İhtiyaç duyulduğu zaman Türkiye’nin yanında yer almayacaktır.
Sonuç olarak diyebiliriz ki; Dünya, kesin sonuçların alındığı ‘meydan savaşları’ dönemini geride bırakmıştır. Artık savaşlarda kesin sonuçlar alınamamakta ve kazananda, kaybedende onarımı mümkün olmayacak şekilde zarar görmektedir. Bu durum 5 yıldır devam eden Suriye savaşında tüm çıplaklığıyla izlenmektedir. Dolaysıyla bir iç savaş gibi başlayan ve bölgesel/küresel güçlerin çıkar savaşına dönüşen ve ayrıca bütün bölge ülkelerini içine alacak potansiyele sahip olan Suriye savaşı biran önce bitirilmeli, bunun içinde (umutsuz bir vaka gibi olsa da) karşıt kutuplarda olan bölgenin Müslüman ülkeleri bir araya gelerek samimi bir irade ortaya koymalıdır.
Her ne kadar ekonomik ilişkilerde bir küreselleşme çağı yaşanıyor ve bu durum küresel çapta bir savaşı engelliyor olsa da, gittikçe derinleşen ekonomik ve siyasal krizler dünyayı yeni bir patlamanın eşiğine doğru sürüklüyor. Gerek I.Dünya Savaşı, gerekse II.Dünya Savaşı öncesinde yaşananları göz önünde tutunca; bugün yaşanan hadiselerin belki küresel olmasa da bölgesel bir savaşa dönüşme potansiyeline sahip olduğu görülmektedir. Unutulmamalıdır ki ibret alınmadığı taktirde, tarih tekerrürden ibarettir…

AVRUPA’DA İŞÇİ SINIFININ DOĞUŞU VE GÜÇLER DENGESİNİN DEĞİŞİMİ

Kenan ÇELİK
   Ortaçağ Avrupa’sında siyasi ve iktisadi gücü soylular, kilise ve krallık elinde tutmaktaydı ve iktisadi gücün kaynağı topraktı. Soylular ve kilise her türlü vergiden muaf oldukları halde yönetimde yegâne söz sahibiydiler.  Yeniçağda Coğrafi keşiflerle birlikte ticaretle güç kazanan burjuva sınıfı, aydınların ve ağır vergi yükünün altında ezilen halkında desteğiyle siyasi ve dinî aristokrasiye karşı mücadele başlatmıştır. Coğrafi keşiflerle ticaretin önem kazanması ve keşfedilen yerlerden Avrupa’ya bol miktarda değerli madenin taşınmasıyla birlikte, artık iktisadi gücün kaynağı toprak olmaktan çıkmıştır. Böylece iktisadi gücünü kaybeden siyasi ve dini aristokrasi (soylular ve kilise), siyasi gücünü de kaybetmiştir.
   Ortaçağ Avrupa’sında toprağa bağlı sömürü ve kölelik düzeni vardı. Yeniçağda başlayan coğrafi keşifler ve bunun neticesinde ortaya çıkan hammadde ve pazar arayışıyla birlikte sömürgecilikte çağ atlamıştır. 18. Yüzyılda yaşanan sanayi devrimiyle birlikte toprağa bağlı sömürü ve kölelik düzeni büyük ölçüde ortadan kalkmış, bunun yerini modern kapitalizmin getirdiği sömürü ve kölelik düzeni almıştır.  Ama bu kez merkezinde toprak değil, sermaye vardır. Sömürü ve kölelik düzeninin aktörleri ve dayandığı temeller değişmiş olsa da, değişmemiş olan bir şey vardır; sömürü ve kölelik… 
   18. yüzyılın ikinci yarısında gerçekleşen Sanayi İnkılâbı ile birlikte, şehirlerin geleneksel yapısı da değişmeye başlamıştır. Kol gücüne dayalı geleneksel üretim tarzının yerini, makineye dayalı yeni üretim tarzı almıştır. Eskiden çok az sayıda işçinin çalıştığı atölyelerde artık sayısı binlere varan işçiler çalışmaya başlamıştır. Bu tarihe kadar Avrupa’da hiçbir varlığı hissedilmeyen, ama şimdi iktisadi alandaki önemlerine binaen, geleneksel sınıf tasnifinin dışında yeni bir sınıf, işçi sınıfı doğmuştur. Şehir halkından veya kırsal kesimden gelen bu insanlar, bundan sonra Avrupa’nın yeni gerçeğidir. Hayat tarzları birbirinden farklı olan bu insanların, tek ortak yönleri emekleriyle para kazanmaktı. Bundan sonra Avrupa’nın gündemine çalışma şartları, gün ve saatleri, maluliyet, emeklilik, izin, grev ve yönetime katılma gibi işçi hakları girdi.
   İşçi sınıfı yönetime katılmak için ciddi bir baskı unsuru oldu. Sanayileşmenin ve buna bağlı olarak işçi sınıfının getirdiği problemler 1848 ihtilâllerini doğurdu.
     İşçi haklarının savunulması, bu hususta fikirler ileri sürülmesi başta sosyalizm olmak üzere yeni fikir akımlarının doğmasına yol açtı. Ancak işçi haklarının savunulması hususunda ileri sürülen fikir akımlarının (başta sosyalizm olmak üzere)  içine düştükleri derin bir handikap vardı. Zira bu fikir akımları hayatı; güçlü ile zayıfın, (bir anlamda emekçi ile sermaye sahibinin) mücadelesi olarak görüyorlardı. Ve insanın sadece maddi ihtiyaçlarını referans alıyorlardı. Sermaye insanları köleleştirme aracı olarak görülüyor, ancak bununla mücadele ederken de mücadelelerini sadece maddeye dayandırıyorlardı. Sadece maddi ihtiyaçları referans alan bu anlayışlar, bu nedenle insanları maddenin esiri yapmışlardır. Dolaysıyla kapitalizme karşı mücadele ederken, zamanla kapitalistleşmişlerdir. Sosyalist ülkelerin hızla kapitalizme kaymış olması da bunu göstermektedir.
   Avrupa’da başlangıçta örgütlü bir toplum oluşturarak, yönetimler üzerinde siyasi bir baskı unsuru olan işçi sınıfının, maddi taleplerinin büyük bir kısmı zamanla karşılanmıştır. Ancak bundan sonra hızlı bir tüketim çılgınlığı yayılmıştır. Artık modern insanın en büyük ihtiyacı tüketim yapabilmektir. Sınırsızca tüketmek...  Dolaysıyla Avrupa’da güçler dengesinin değişim sürecinde, asırlar içersinde düzenin dayandığı temeller, kullandığı vasıtalar ve başroldeki aktörleri değişmiş olsa da, değişmemiş olan bir şey vardır; sömürü ve kölelik düzeni.